sanatduvari

sanatduvari

26 Mayıs 2022 Perşembe

İşçi Şair Mayakovski

İşçi Şair Mayakovski
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazan: Emirhan Coşkun

Sovyet sanatçılardan bahsederken bazı dar kalıpların kullanılması beni hep rahatsız etmiştir. Sanatı sadece politik amaçla kullandıkları söylentisi, neredeyse 100 yılı aşkın bir süre önce yaptıklarının artık herhangi bir sanatsal değerinin olmadığı gibi birçok işi boş görüş, bu konuda bilgi sahibi olmayan insanları manipüle etmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu görüşümü destekleyen birçok Sovyet sanatçının bulunması beni ufak da olsa mini bir yazı dizisi yapmaya yöneltti. Bu yazı dizisinde ele alacağım ilk isim ise “Şair İşçidir” diyerek tüm sanatseverlerin hayranlığını kazanmış olan Vladimir Vladimiroviç Mayakovski’dir.

Tam doğrum tarihi bilinmese de 1893 yılının Temmuz ayında hayata gözlerini açtığı bilinmektedir. Gürcistan’da Bağdadi köyünde çocukluğunu geçirdikten sonra daha büyük bir yerleşim olan Kutais kentine taşınan ailesi ile birlikte öğrenim yıllarının geçeceği bu şehre adım atmıştır. Lise yıllarında hayal kurmayı çok seven bir çocuk olan Mayakovski, özellikle büyük bir Jules Verne hayranıdır. Sadece okumayı değil, yazmayı ve bir şeyler üretmeyi de seven Mayakovski’deki ilk ışığı öğretmeni fark etmiştir. Belki de ona “sanatçı” yakıştırması yapan ilk isim de öğretmeni olmuştur. Bu yüzden ona özel dersler vererek gelişimini adeta ilmek ilmek işler. 

O yıllardaki politik olaylardan etkilenmemek elde değildir elbette. Adeta kaynar bir kazan haline gelen Çarlık Rusya’sında halk bir devrim hareketi başlatmış, ancak hareket başarısız olmuştur. Mayakovski bu yıllarda gizlice Moskova’ya geçmiş ve Kutais’e dönüşünde Bolşevik Partisi’nin adeta bir temsilcisi gibi yeraltı eylemlerinde ilk sıralarda yer almıştır. Artık hayatında çok önemli olan iki kavram vardır: Devrim ve şiir.

Babasının ölümünden sonra tekrar Moskova’ya gider ve burada edindiği arkadaş çevresi ile kendini daha çok sanatçı olarak görmeye başlar. Henüz 14 yaşında felsefe kitapları okuyarak vaktini geçirir. Her Sovyet genci gibi Marksizm onu da ziyadesiyle büyülemiştir. Çocukluk yıllarında bile bir yetişkin gibi davranması, belki de hayatı boyunca özlemini duyacağı şeylerin başında gelen çocukluk duygusunu elinden almıştır. 

Bir çocuk düşünün; henüz 15 yaşında bir daha asla dönemeyeceği evinden polisler tarafından zorla alınarak hücre cezaları ve işkencelerle geçen bir ömre sahip. Ona sahip çıkan tek şeyin devrim mekanizması olması ise onu partiye, partiyi ise ona daha çok bağlar. Hapisten çıktıktan sonra yazmaya çok daha fazla ağırlık verir. Fütürist bildiriye imza atması da bu yıllarda olur. Fütürizm felsefesi geçmişin reddini, makineleşmeyi ve hızı temsil eder. Belki de hiç yaşayamadığı çocukluğuna ait olan geçmişi reddetmek isteyen Mayakovskiiçin Fütürizm sadece sanatsal bir manifesto anlamı taşımıyordu. Her şeyde olduğu gibi sanatta da kabuk kırılmaları yaşanıyordu. Puşkin’in şiirlerine karşın artık Mayakovski’nin şiirleri elden ele dolaşıyor, sanat yeniden inşa ediliyordu. 1913’de Saint-Petersburg’da bir parkta sahnelediği Trajedi isimli oyun sonrasında ünü iyice yayılır. 2 yıl sonra ise 1.Dünya Savaşının yarattığı hayal kırıklığı ona “Pantolonlu Bulut” şiir kitabını yazdırır. Rus edebiyatının en ünlü ismi olan Gorki bile büyük bir hayranlık duyar Mayakovski’ye. 

1917 yılında gerçekleşen Ekim Devriminden sonra ise tüm fütürist sanatçılarda olduğu gibi devrimin sözcülüğüne soyulur. Moskova ve St. Petersburg sokakları Mayakovski’ninafişleri ile dolar. Her ne kadar devrimin etkisi altında kalsa da, yazılarında farklı olan bir şeyler vardır. Bu farklılık Lenin’in bile ilgisini çekmiştir. Mayakovski’nin Lenine’e duyduğu saygı ve hayranlık, Lenin’in de Mayakovski’ye olan bakışının her zaman olumlu olmasına yardımcı olmuştur. Tabii ki Mayakovski’edn etkilenmesinin tek nedeni bu değildir. Onun yazılarını olabildiğince dobra ve gerçekçi bulur. 

Bu yıllardan sonra yazı ve şiirleri kurucuları arasında yer aldığı ‘Pionerskaya Pravda’ adlı çocuk gazetesinde yayınladı. Çocuk gazetesi denince akla günümüz çocuk gazeteleri gelmemeli elbette. Yazarlar, sporcular, öğretmenler, kozmonotlar, komsomollar çocukları eğitici yazılarla geliştiriyor ve gelecek nesillerin sağlam temeller üzerine atılması amaçlanıyordu. Bu tanım bile günümüzdeki ütopiktoplumların bir tanımı gibi adeta. 

Mayakovski’nin hayatı hazin bir sonla kapandı maalesef. Önünde yeni oyunlar, kitaplar ve şiirler yaratacağı uzun bir ömür vardı belki de. Ama o kendi sonunu kendi eli ile hazırlamak istedi. Onu bu yola sürükleyen şeylerin başında çok yakın arkadaşı olan Sergey Yesenin’in intiharı gelmektedir. Yesenin bir Noel gününde İngiltere’de kaldığı otel odasında kendisi asarak yaşamına son verdi. Öldüğünde yanı başında bir de veda mektubu bulunmuştu. Bu mektubu kendi kanı ile yazmıştı. İntihar etmeye karar verince bileklerini kesmiş, kanını bir mürekkep gibi kullanarak yakın arkadaşı olan Mayakovkski’ye veda etmek istemiştir. Yesenin’in intiharı yöneticiler tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu yüzden Mayakovski’nin Yesenin için yazdığı şiir yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Şiir çok uzun olduğu için hepsini paylaşamıyorum ancak şu dizeler bile Mayakovski’nin ne denli bir duygu fırtınası yaşadığının göstergesi olmaya yetmektedir:

“Sen gittin,

         diyorlar

                yukarılarda bir dünyaya.

Sonsuzlaşma-

            Uçuyorsun,

                       parıldayan yıldızlara çarparak.

Ne borç var artık bize,

               içki ne de

 

Ayılma.

Hayır, Yesenin,

               oh

                   çekmek değil benim istediğim.

Görüyorum ben

               kesik bileklerinle sendeleyişini

Ve alayla değil

               acıyla

                   düğümleniyor yüreğim.

Görüyorum

           bir kemik çuvalı gibi

                       yere atışını gövdeni.

-Dur! diyorum.

           Bırak !

                   Delirdin mi sen?

Sürer mi ölümü

               hiç insan

                   tebeşir tozu gibi

yanaklarına?”

Yesenin’in intiharından sonra hayata daha sıkı bağlanması gerektiğini düşünse de ondan sadece 5 yıl sonra yaşadığı sıkıntılara dayanmayarak intihar etti. Yakın arkadaşı olan Sergei Eisenstein, Mayakovski’nin intiharından sonra ondan kurtulmak isteyenlerin başarılı olduğunu belirtiyordu. Yine aynı konuşmada geçen ifadeye göre Eisenstein, Mayakovski’nin son yıllarda hep tutuklanma korkusu içinde yaşadığını söylüyordu. Yine de devletine olan inancını saklamış, son mektubunda çok sevdiği eşi Lili Brik’i ve ailesini Sovyetler Birliği hükümetine emanet ettiğini yazmıştır. İnsanlara yaşamayı ve savaşmayı öğütleyen Mayakovski’nin intiharı kimileri için umut kırıcı olsa da, başta Nazım Hikmet olmak üzere pek çok sanatçı, son mektubun yazılma amacının insanlara yaptığının yanlış olduğunu ve umut etmeye devam etmelerini öğütlediğini söylemişlerdir.

Oyun yazarı, karikatürist, ressam, tiyatrocu, senarist ve en önemlisi ‘işçi şair’ Mayakovski, sanatın tüm yönlerini anlamamıza yardımcı olmuş kısacık ömründe dar kalıplar içine sığdırılamayacağını tüm dünyaya göstermeyi başarmıştır.

Devamını Oku

Karanlıktan Aydınlığa

Karanlıktan Aydınlığa
1

BEĞENDİM

ABONE OL

yazı: Damla Mengücek

Avrupa

Avrupa geçtiğimiz tarihsel dönem içerisinde belli başlı dönemlerden geçmiştir. Bu dönemlerin kimileri kötü, karanlık zamanlarken kimileri ise daha aydınlık dönemlerdir. Peki bu dönemlerde neler yaşanmıştır?

Avrupa’nın “karanlık dönemi”

Orta Çağ dönemi olarak da diyebileceğimiz bu dönemin bu ismi almasının bir sebebi var. Bu dönem İslam tarihinde aydınlık bir çağ olarak geçerken Avrupa için durum tam tersidir. Bu dönem Doğu Roma İmparatorluğunun yıkılış tarihi
olan M.S 476 yılında başlamış ve 11. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam etmiştir. Eşitsizliğe ve toprak üretimine dayanan Feodalite sistemi 6. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren güçlenmiş ve kilise itibar kazanmıştır. Katolik inancın katı kurallarına karşı gelenleri cezalandırmak amaçlı kurulan Engizisyon mahkemeleri, birçok bilim insanını ve filozofu, Hristiyanlığa aykırı davrandıkları gerekçesiyle yargılamış ve içlerinden bazılarını ölüme mahkum etmiştir. Bu da Avrupa’da felsefenin ve bilimin gelişmesine engel olmuştur. Örneğin İtalyan Astronom Galileo, yaptığı araştırmalar sonucu dünyanın şeklinin kare değil geoit olduğunu saptamıştır. Lakin sonrasında bu mahkemelerce yargılanmış ve geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Kara Ölüm’ün Toggenburg İncilinde resmedilmesi. (1441)

Sonraki yıllarda yaklaşık 45 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Justinian Veba Salgını da bu dönemin Karanlık Çağ olarak nitelendirilmesinde etkili olmuştur. O zamana kadar dünya tarihinde görülmüş en büyük salgın olan Justinian Salgını, 1. Veba Salgını olarak da bilinir. 541 yılında gerçekleşen bu olayla Avrupa nüfusunun yaklaşık %30’u ölmüştür.

Bu çağın Karanlık Çağ olarak nitelendirilmesindeki en büyük etkenlerden bir diğeri ise Haçlı Seferleridir. Batı Roma İmparatorluğunun Anadolu’da kaybettiği toprakları geri almak ve bölgedeki Türk egemenliğini sona erdirmek için
başlattığı Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu seferlerin sonunda, birçok Avrupa ülkesi ekonomik anlamda güç kaybetmiştir. Başarısızlıkla sonuçlanan bu olay sonrası halk, kiliseye olan güvenini kaybetmeye başlamıştır. Böylelikle yavaş yavaş Avrupa, üzerindeki karanlık bulutlardan kurtulmaya başlamıştır.

Rönesans ve Reform ile aydınlığa geçiş

Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans 15. Ve 16. Yüzyıl Avrupası’nda ortaya çıkmış ve Avrupa’nın bilim ve sanat gibi alanlarda canlanmasına olanak sağlamıştır. İlkçağ Yunan ve Roma eserlerinin incelenmesiyle İtalya’da başlamış ve zamanla tüm Avrupa’ya yayılmıştır.

Peki Rönesans’ın başlıca sebepleri nelerdir?


-Müslümanlardan aldıkları kağıt ve matbaayı geliştirerek ucuza mal eden Avrupalılar, bilginin hızla yayılmasını sağladı. Böylelikle okur yazar ve kültürlü insan sayısında artış yaşandı.
-Coğrafi keşifler dolayısıyla dünyanın yuvarlak olduğu anlaşıldı ve kiliseye duyulan güven azaldı.

Bu ve benzeri olaylar sonucunda İslam dünyasının sahip olduğu üstünlük yavaşça Avrupalılara geçmiş oldu.
Reform hareketi ise Katolik kilisesine karşı yapılan bir ayaklanmaydı. Reform yaşanmadan önce halk fakirlik içinde yaşarken din adamları zevk içinde hayatlarını sürdürüyordu. Kiliseler endüljans (günah bağışlama belgesi) ile halkın elindekileri topluyor, aforoz yetkisiyle insanları dinden atabiliyorlardı.

Filozof Martin Luther, Roma’ya yaptığı bir ziyaret sırasında bu durumu fark etti. Luther, bu durumu gördükten sonra Hristiyanlığın amacına dönmesi gerektiğini söylemiş ve Roma Kilisesi’ne (Katolikliğe) karşı oluşacak büyük bir hareketin temellerini atmıştır. Böylece Luther on yıl içinde kendisini ilk “Protestan” isyanının başında bulmuştur. Martin Luther, 31 Ekim 1517’de Wittenberg Kalesi Kilisesi’nin kapısına bu affedilme sertifikalarına karşı fikirlerini içeren; 95 maddeden oluşan bildiriyi asarak Protestan Reformu hareketini resmen başlattı.

Bütün bu reform hareketleri sonucunda;
-Avrupa’da mezhep birliği bozuldu ve Protestanlık, Kalvenizm gibi farklı mezhepler de ortaya çıktı.
-Kilise ve din adamları eski gücünü kaybetti.
-Özgür düşünce ortamı gelişti.

Leonardo da Vinci Otoportresi


Aydınlanma Çağı

17 ve 18. Yüzyıl Avrupası’nda yaşanan, bilimi ve düşünceyi esas alan dönemdir. Bu çağda doğru bilgiye din yoluyla değil de akıl yoluyla ulaşılabileceği düşüncesi kabul edilmiştir. Bu dönemin önde gelen bilim ve sanat insanları: Newton, Descartes, Voltaire, Jean Jacques Rousseau, Mozart, Bach…

Aydınlanma Çağı’nda bilim alanındaki gelişmeler, insan ihtiyaçlarını karşılayacak makineler icat edilmesine, yani Sanayi İnkılabı ’nın ortaya çıkışını sağlayacaktır. İngiltere’de başlayan bu devrim, zamanla Avrupa’ya ve dünyaya yayıldı. Şehirler hızla artan fabrikaların işçi ihtiyacı nedeniyle kırsaldan göç alarak büyüdü. İşçi olarak kadınlar hatta çocuklar kullanılmaya başlandı. 1750’den sonra çok sayıda fabrika kuruldu. Birçok icat yapılarak, teknolojide alanında büyük gelişme sağlandı. Başta buhar makinası olmak üzere, ilk buharlı lokomotif, ilk petrollü araba, ilk elektrikli tramvay gibi gelişmeler bu dönemde yaşandı. Bütün bunlar ile Osmanlı’yı bir şekilde geride bırakmayı başaran Avrupa, şu an eskisinden daha güçlü şekilde durmaktadır.

https://www.britannica.com/event/Reformation

Devamını Oku

19 Mayıs

19 Mayıs
0

BEĞENDİM

ABONE OL


yazı: Abdullah Acar

4 cepheden düşman kuşatması altında olan bir vatanın kurtuluş mücadelesi o yolculukla başlamıştı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yol arkadaşları ve mürattebatı ile 76 kişiyle beraber, 101 yıl önce bugün, Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıktı.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Milli Mücadeleyi başlatmak için çıktığı yolda 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu tehlikeli yolculukta Atatürk’e 22 kurmay, 25 er ve erbaş 8 kâtip ve 21 mürettebat olmak üzere 75 kahraman eşlik etti.

Bandırma Vapuru bundan 101 yıl önce bugün Samsun’a ulaştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun ilk durağı kabul edilen bu olay Türk tarihindeki dönüm noktalarından birisidir.

Samsun’a Çıkış


Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatmıştır:
“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar.

Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da Adana vilayeti Fransızlar, Urfa,

Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı.”

Bandırma vapuru 41 yaşında, 47.7 metre uzunluğunda, 6.83 metre genişliğinde, 4.27 metre yüksekliğinde, 50 beygir gücünde, 2 kez batmış, yeniden yüzdürülmüş, Pusulası bozuk bir gemiydi.  Hırçın Karadeniz dalgalarına dayanabilir miydi? Deneyimli Kaptan İsmail Hakkı gemiyi iyi tanıyordu. Bandırma Vapuru’nun yükü ağırdı. Ülkemizin özgürlüğünü, bağımsızlığını, bayrağını ve de geleceğini taşıyordu.
19 Mayıs 1919 günü sağ salim Samsun Limanı’na ulaştılar. Mustafa Kemal Samsun’da uzun süre kalamazdı. 9 Mart 1919’da Rumları korumak için İngilizler 200 kişilik asker çıkarmışlar, Samsun ve Merzifon’u kontrol altına almışlardı.

İşte bu ağır koşullarda Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, önce Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak ulusun geleceğini kurtaracak, sonra da diğer dünya ulusları gibi Türk Ulusunun da hür ve bağımsız yaşayacağı yeni Türk devletini kuracaktı. 19 Mayıs tarihin akışının değiştiği gündür, 19 Mayıs işgale karşı ulusal isyanın başladığı gündür, 19 Mayıs ulusça bir ve beraber olma günümüzdür.

Devamını Oku

1

BEĞENDİM

ABONE OL

5 ay sonra bir yaş daha alacağım. Yeni yaşıma her yaklaştığımda yüksek bir duvara oturup aşağıda kalan manzarayı izler gibi geçmişimi izliyorum. Oturduğum yükseklikten inmeden göz gezdirerek bakıyorum geçmişime. Çok değil, bir yıl önce bu zamanlar yeni bir şehre gitmek istemenin heyecanıyla ve gidememe ihtimalinin verdiği tedirginlikle uğraşıyormuşum. Şu an istediğim yerdeyim, başardım. Ancak tüm hayallerim, hedeflerim gerçekleşmemiş. Bazılarından çoktan vazgeçmişim, bazılarına karşı hala umudum var. Gerçekleştirdiklerim ve gerçekleştirmedilerim değil ancak mesele. Asıl mesele, hayatlarımız değişiyor olağan hızıyla. Nerede çalıştığımız, aşık olduğumuz kişi, yaşadığımız yer ve dahası değişiyor. Kafamızı kurcalayansa değişiyor. Ancak bu değişim nasıl gerçekleşiyor? Bir kek karışımının sıvıdan yoğunlaşıp yavaşça kabarması gibi mi, avrupa yakasından anadolu yakasına keskin hatları olan bir köprüden geçer gibi mi değişiyor?

Yalnızca biz değil, Antik Yunan filozofları da değişimi sorgulamıştır.
Örneğin; dünyadaki değişme olgusunu ilk kez ortaya atan kişi Herakleitos’tur. Efes’te MÖ 540-480 yılları arasında yaşamıştır. Değişim herakleitos’ta şuna benzer; bitmez, sürekli, canlı bir ateştir. Sürekli yanma sürecindedir. Bu süreç periyodik bir şekildedir. Yanan bir kağıt parçasındaki alevi düşündüğümüzde kağıdı farklılaştıran ateştir. Kağıt parçası tamamen yok olana kadar ateş sürekli ve yükselerek yanar. Evren de tıpkı böyledir Herakleitos’a göre. Sürekli ve devam eden varoluş içinde kalıcı bir şey bulmak mümkün değildir. Yani değişim tümüyle olanaklıdır ve aşamaları vardır. Aşık olduğumuz kişinin değişmesi… Evet öncelikle bir ayrılışı, unutuşu, yeni biriyle karşılaşmamızı içeriyor. Peki öyleyse neden şimdiden geriye dönüp baktığımızda hayatımızdaki farklılıkları iyi/kötü, var/yok, doğmak/ölmek kavramlarının zıtlığına benzer şekilde hissediyoruz? En azından bana öyle geliyor ki İstanbul’daki yaşamım ve öncesindeki yaşamım arasında kuvvetli bir sınır bulunmakta veya vegan oluşumla veganlığı bilmediğim dahi zamanlar arasında dik ve yüksek dağlar var. Bilmiyorum, şahsi olarak benim katıldığım görüşleri hemen benimsememden mi, her şeye ve herkese çabucak adapte olmamdan mı kaynaklı ama belki de herakleitos haksızdır. Kağıdı yandıktan sonra kül olarak adlandırmamız kağıdın değiştiğini söylüyor mu gerçekten? Parmenides de böyle düşünüyor.

Parmenides MÖ 500’lü veya MÖ 600’lü yıllarda yaşadığı söylenen Antik Yunan filozofudur. Rasyonalizm düşüncesinin Antik Yunan’daki ilk savunucuları arasında yer alır. Parmanides’e göre evrende hiçbir şey değişmemekte, gördüklerimizse tamamıyla bir yanılsamadan ibaret olmakta çünkü hiçbir şey vardan yok olamaz, yoktan var olamaz. Değişimin tanımı tam anlamıyla olmasa da yoktan var etmeyi biraz biraz içeriyor. Yanıp kül olan kağıt parçasını düşünürsek evet bir dönüşüm var. Ancak ilk baştaki kağıdın yok olduğunu da söylemiş oluyoruz böylelikle. Oysaki Parmanides “Varlık var olandır, hiçlik ya da var olamayan ise var değildir” sözüyle verdiğimiz örneği çürütüyor. Kağıt parçası eğer değişseydi yok olmuş olurdu fakat var olmayan bir nesneyi düşünemeyiz çünkü zaten yoktur. Yanılgının sebebi bu. Evreni duyularla anlamaya çalışmamız. Parmenides’in yaşadığı yerin ismi ve onun geleneği olan Elea Felsefesi, evreni duyularla anlamaya çalışmanın evrenin hakikatini anlama yolunda yanlışa götürdüğünü söyler. Evrenin hakikatini, gerçeklerini görmek istiyorsak akıl ve mantıkla hareket edilmelidir. Parmenides bu felsefi düşüncesiyle bize hem yeni bir perspektif sunmuş hem de yeni felsefi problemleri meydana getirmiştir. Duyularımıza güvenmeyeceksek tek dayanağımız akıl mı oluyor? Aklın söylediği her şeyi doğru mu kabul etmeliyiz? Bana kalırsa akılla doğruladığımız şeylerde sadece aklın değil, duyuların da payı var ama bu başka bir yazının konusu oladursun biz değişime dönelim.

Değişim hakkında zıt görüşe sahip iki filozofa göz atmanın değişimi felsefi açıdan çay içerken de ele alabilecek kadar yeterli olduğunu düşünüyorum. Kendi hikayelerimize dönersek değişim ister keke benzesin ister köprüye, felsefi olarak form değiştirse bile var. Zaman zaman belirsizlik, buğululuk içimizi kemirebilir, durumların daha kötüye gideceğine dair kuşku oluşabilir. Ben, böyle bir buhranın içine düştüğümde geçmişimdeki en kötü olayı hatırlıyorum. O zaman da aynı kuşkuya düşmüş olduğumu görüyorum. Yalnız bu sefer ipler benim elimde olduğundan o buhrana tekrar girmeden bakabiliyorum. Zamanında son derece kötü hissettiniz siz de değil mi? Ama çıkış yolunu da bulduk. Biz değiştik, ben değiştim belki. Belki annem, babam, arkadaşlarım, sevgilim, belki de devlet değişmiştir.
Bazı anlar değişimi tüm hücrelerimizde hissedebilmek ve bir yol görmek gerek ama çiçekli ama dallı… Değişimle el ele istediğimiz çiçekleri sulayalım istemediğimiz dalları budayalım keyfince. Yeni yaşımıza 5 ay kala yüksek bir duvara oturup aşağı inmeden eskiyen yaşlarımızla konuşmayı da unutmayalım.

Devamını Oku

Mısır Piramitleri

Mısır Piramitleri
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazı: Nilsu Kul

Mısır Piramitleri’nin gizemini aslında hepimiz duymuşuzdur. ‘’Uzaylılar mı yaptı, o dönem nasıl hesaplanarak yapıldı?’’gibi birçok soru merak ediliyor. Basit hataların bile olmadığı bu piramitlerin, bu kadar kusursuz hesaplanması ciddi bir matematik bilgisi gerektiriyor. M.Ö. 2500’lü yıllardan günümüze kadar gelen piramitlerin dosyasını bugün sizler için açacağız. Keyifli okumalar dilerim.

Mısır Piramitleri’nin Tarihi

Mısır Piramitleri, M.Ö. yaklaşık 2500’lü yıllarda inşa edilen piramit şeklindeki yapılardır. Sümer zigguratlarınıntasarımlarından esinlenerek geliştirilmişlerdir. Döneminfiravunlarına mezar olarak inşa edilen bu piramitler, Mısırlı işçiler tarafından yapılmıştır. Piramitler zamanında çalıştırılan işçiler, mimarlar ve bu sırrı bilen herkesin yapım bittikten sonra öldürüldüğü kaynaklarda geçen bilgiler arasındadır. 

Günümüzde tespit edilen 118 ile 138 arasında piramit var. Araştırmalara göre ilk yapılan piramit ‘’Basamaklı Piramit’’tir. Diğer piramitlerden birkaçı ise: Gize Piramitleri, Keops Piramidi, Kızıl Piramit, Mikerinos Piramidi’dir. KeopsPiramidi dünyanın yedi harikasından biridir. 

Mısır Piramitleri Hakkındaki Diğer Detaylar

Piramitler konum olarak Kahire’de Nil Nehri’nin batısında bulunmaktadır. Kayalık zemine oturtularak inşa edilenpiramitlerin dış kısmı granit ve kireç taşı ile yapılmıştır. İnşa teknikleri ve taş blokların yerleştirilmeleri ilgili birçok varsayım vardır. Bu kadar büyük inşa edilmelerinin sebebi ise dönem halkının piramitler ne kadar büyük olursa firavunlarının da cennete o kadar yakın olacağına inanmalarıdır. Piramitlerin içerisinde kral ve kraliçe odası bulunmaktadır.

Mısır Piramitleri ve Gizemi

Mısır Piramitleri ile ilgili hepimizin de duyduğu birçok gizem var. Bir kesim kaynaklara göre piramitlerin hiçbir sırrı olmadığı tamamen akla, bilime ve mantığa dayalı yapıldığı ifade edilmektedir. Yine aynı kaynaklara göre piramitlerin yapılışı şu şekilde olmuştur; halk tonlarca ağırlıktaki kireç taşlarını üst üste koyabilmek için toprağı kullanarak bir rampa oluşturmuş ve bu rampa üzerinden taşlar yukarıya doğru çekilmiş. Fakat yeni bir taş sırasına geçildiğinde bu düzen yeterli olmamış ve bu kez rampaların uzunluğu arttırılarak çözüm bulunmuş. Neredeyse 1200 kişilik bir işçi ekibine rağmen piramitlerin inşası 20 yıldan fazla sürmüş.

Peki, biz asıl konumuza yani piramitlerin gizemlerine gelirsek bunun hakkında şunları söyleyebiliriz:

• Piramitlerin her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir. Bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. 

• Piramit, kimin adına yapıldıysa, o kişi öldükten sonra mumyalanarak piramit içerisindeki mezarının bulunduğu odasına, yılda sadece 2 kez, doğduğu ve tahta çıktığı günlerde güneş girmektedir.

 

• Piramitler incelenirken ilk kez keşfedilen mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

 

• Kirletilmiş suyu, birkaç gün piramitin içine bekletirseniz, suyu arıtılmış olarak geri alırsınız.

• Piramitin içerisine konulan süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

 

• Büyük Piramit’in dört yüzeyinin toplam yüz ölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.

 

• Büyük Piramit, dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer almaktadır.

 

• Piramit’in üzerine denk gelen meridyen; karayı ve denizi iki eşit parçaya bölmektedir.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.